KÜRT SORUNUNA KÖKLÜ ÇÖZÜM: AZINLIK HAKLARI

Mühendislikte bir tabir vardır: İyi bir çözüm karmaşık olmak zorunda değildir. Keza, En iyi çözüm, kriterleri sağlıyan en basit çözümdür. Çünkü basit bir çözümde birlik sağlamak ve onu hemen hayata geçirmek de kolaydır. Tıpta da en iyi ilaç, en az yan etkisi olan etkin ilaçtır. Bizdeki kangrenleşmiş ve içinden çıkılmaz hale gelmiş olan Kürt sorununu tereyağından kıl çekme kolaylığında çözmenin yolu, Kürtleri azınlık olarak sınıflandırmak ve böylelikle onlara Türkiye’de gayri müslim azınlıklara verilen tüm hakları vermektir. Kimileri hemen diyecek ki ‘Bu bir ahlaksız tekliftir, ve yüzyıllardır bu topraklarda Türklerle beraber eşit şartlarda yaşamış olan ve Cumhuriyetin kuruluşunda Türklerle beraber ‘aslî unsur’ statüsünde yer almış olan Kürtlere bir hakarettir. Kaldı ki Türklere verilen haklar hiç ayrım gözetmeden Kürtlere de verilmektedir, ve bir çok Kürt, Bakanlık dahil devletin en üst kademelerinde görev yapmaktadır.’ Yüzeysel bakınca gayet haklı gibi görülen ve Kürtleri diğer azınlıklarla aynı kefeye koymayıp adeta yücelten bu savunmanın görünmüyen arka yüzünde ise ‘Kürtlüğü inkar’ vardır, ve problemin kaynağı da buradadır.

Kimileri de diyecek ki ‘Türkiye’deki nüfüsun yüzde 15’i belki de daha fazlası kendini Kürt diye tanımlıyor. Bu kadar büyük bir azınlık mı olur; bu dünyanın neresinde görülmüş?’ Bu soruya hemen cevap vereyim: Cumhuriyet tarihi boyunca yüzümüzü çevirdiğimiz ve nihai hedef olarak belirlediğimiz ‘muasır medeniyet’in en büyük temsilcisi ABD’de ve çok sayıda diğer modern ülkede. Örneğin ABD’de nüfusun %15’ini en büyük azınlık gurup olan Hispanik yani İspanyol asıllılar oluşturur (ki 45 milyon kişiye karşılık gelir), ve bu kişilerin anadili İspanyolca’dır. Bunu %12 ile zenciler (ki kendilerine has bir dilleri yoktur), %5 ile çin ve diğer uzak doğu asıllılar (ki Asyalılar olarak bilinir), ve %1 ile de kızılderililer yani yerliler izler. Yani ABD’nin 300 milyonluk nüfusunun yaklaşık 100 milyonu azınlık (minority) statüsündedir, ve bu durumdan kimse rahatsız değildir. Orada azınlık olmak bir eziklik veya ‘öteki’ nazarıyla bakılıp dışlanma sebebi değil, aksine çoğunlukçu yapı içinde ait olduğu kültürel altgurupla bir iftihar vesilesidir, ve bir çok avantajlı ayrıcalığı da beraberinde getirir. Kanunlar tüm azınlıklara çoğunlukla aynı hakları vermekle kalmamakta, daha da ileri gidip çoğunluğun tahakkümüne engel olmak için kiraya verme ve işçi alımı gibi özel işlerde bile ayrım yapmayı önleyici bir rol oynamaktadır. Görüldüğü gibi, ABD’de zencilerin azınlık statüsünde olması Obama’nın başkan seçilmesine bir engel değildir, ve birçok vali ve belediye başkanı azınlık guruplarındandır. Yani ‘azınlık’ olarak sınıflandırılmak bir ötekilik veya olumsuzluk değildir.

Türkiye’de Kürtlerin azınlık sınıfına konmaması bir alicenaplık değil aksine bir inkardır, ve temel insan hak ve hürriyetlerini bir ihlaldir. Bunu açmak için isterseniz biraz empati yapalım: Eğer Cumhuriyetin kuruluş yıllarında nüfus olarak Kürtler çoğunlukta olsaydı (ki Kürtlerle omuz omuza verip kazandığımız kurtuluş savaşını kaybetseydik ciddi bir ihtimaldir) ve devletin adı Kürdistan, resmi dili de Kürkçe olsaydı acaba biz beyaz Türkler ne yapardık? Muhtemelen Kürtler çoğunluk olduğu ve bölgenin adı Osmanlı zamanında bile zaten Kürdistan olduğu için her halde pek itiraz etmez hepimizi himayesi altına alan devletimize destek olurduk. Tabi bu arada Türkçe konuşmaya, okullarımızda Türkçe eğitim vermeye, çocuklarımıza Tükçe isim vermeye, Türkçe kitap ve gazete yayınlayıp Tükçe müzik kaseti yapmaya devam ederdik. Asırlardır süregelip artık genlerimize işlemiş olan ve et ve deri gibi ayrılmaz bir tarzda özdeşleştiğimiz neşe ve hayat kaynağımız olan kültürel değerlerimizi bize serbestçe yaşama ve yaşatma imkanı sağladığı için devletimizi sahiplenip tam bir bağlılıkla ona destek olurduk. Hatta daha iyi bir gelecek ve önlerini açmak için çocuklarımıza ilk fırsatta Kürkçe öğretirdik – aynen ABD’de azınlıklar için başarının ilk basamağının akıcı bir İngilizce öğrenmek olduğu gibi. Hiç bir ayrılıkçı fikre de rağbet etmezdik, çünkü küçülüp zayıflamaktan başka elimize geçecek ek bir şey olmayacaktı.

Ancak, tam tersi bir manzara ile, Kürt çoğunluklu devlet biz Türk azınlığı tanımızdan gelip asimilasyona girişir ve bizi zorla sağa sola dağıtır ve farklılıklıklarımızı törpülemeye kalkışsaydı ve bizden kendimizi, mazimizi, ve bin yılı aşan örfümüzü, kültürel varlığımızı ve birikimimizi ve bizi biz yapan değerleri inkar etmemizi isteseydi, ve bunları bir kültürel zenginlik yerine milli birliğe tehdit olarak görseydi acaba bizim ‘Kürdistan Cumhuriyeti’ devletine karşı tutumumuz ne olurdu? Hele hele okullarda sabahları çocuklarımıza ‘Kürdüm, doğruyum, … varlığım Kürt varlığına armağan olsun’ nakaratını tekrarlatıp dursalardı, ülkenin dağını, taşını ve tüm resmi duvarlarını ‘Ne mutlu Kürdüm diyene’ yazılarıyla donatıp Türklük damarlarımızı tahrik etselerdi, bu da yetmiyormuş gibi köy ve şehirlerimizin bin yıllık Türkçe isimlerini Kürtçe isimlerle değiştirip çocuklarımıza verebileceğimiz isimler nüfus memurlarının insafına bırakılsaydı, Türkçe konuşma evlerin dört duvarı arasına hapsedilseydi, Kürtçe bilmediğimiz için hapiste ziyaretine gittiğimiz çocuğumuzla samut gibi birbirimize bakmakla yetinmek ve bir hatır bile soramadan eve dönmek zorunda bırakılıyor olsaydık, Türkçe şarkı söylediğimiz veya Türkçe kitap, broşür, kaset bulundurduğumuz için karakollara götürülüp aşağılanıyor olsaydık acaba nasıl hissederdik?

Hele hele ‘Tükçe diye bir dil yoktur’ diyerek bizimle adeta dalga geçselerdi ve çocuklarımıza okullarda ‘Aslında Türk diye bir ulus yoktur; demircilikle uğraşan Kürtlere çekiçten çıkan ‘Tak, Tuk’ seslerinden dolayı Türk denmiştir’ denseydi, acaba ne yapardık? Sonra da karşımıza geçip ‘Siz Türkler ne namkör ve asi milletsiniz; size hiçbir ayrım gözetmeden biz Kürtlere tanınan tüm hakları ve fırsatları tanıyoruz, hatta Bakan yapıyoruz, yine memnun edemiyoruz.’ diye bir de tepeden bakıp güya fazilet arzetselerdi, bunu sineye mi çekecektik? Bütün bunlar da yetmiyormuş gibi, ‘Ya sev, ya terket’ diyerek bin yıldır yaşadığımız ve ecdadımızın kanıyla sulanmış bu topraklardan bizi çıkarmaya cüret eden ve bize sığıntı muamelesi yapan haddini bilmezlere boyun mu eğecektik? O zaman demiyecekmiydik, biz istiklal savaşını niye yaptık diye? O zaman sormuyacakmıydık, başımızda sizin yerinize işgal güçleri kalsaydı ne farkedecekti diye? Gayri müslim azınlıklara verilen kendi okullarını açma, kendi dillerinde eğitim, kendi dillerinde gazete çıkarma gibi haklara bakıp bizi bu en temel insanlık hak ve hürriyetlerini bile çok görenlere ve bize güya ‘asli unsur’ diye bakanlara ‘aslilik sizde kalsın, lütfen bizi azınlık yapın’ demiyecekmiydik? Konuyla ilgili olarak, acaba Kuzey Irak’ın Kürdistan özerk bölgesindeki Türkmen azınlık konusunda Türkiye’nin pozisyonu nedir? Yoksa onların resmi dilde eğitim yerine insan haklarına vurgu yapıp Türkçe eğitim hakkını mı savunuyor?

Türkiye’nin Türk çoğunluğu, hamasi duyguları bir kenara koyup insafla başını elleri arasına alarak bu empatiyi ciddi olarak yapmak zorundadır. Kürt çoğunluklu bir ülkede Türk azınlığa yapılmasını istemediği hiç bir şeyi Kürt azınlığa reva görmemelidir. Bu bir insanlık sınavıdır. Türkiye, Kürtlerin varlığını kabul anlamına geleceği için daha düne kadar ‘Kürt’ kelimesini telafuz etmekten kaçınıp Kürt sorununa ‘Güneydoğu sorunu’ adını takmıştı. Sanki isimlerin değişmesiyle gerçekler değişecekmiş gibi. Başını kumdan çıkarıp bu soruna doğru isim verme cesaretini gösteren Türkiye, bir cesur adım daha atarak Kürtleri ‘azınlık’ ilan edip onlara tüm azınlık haklarını vermelidir – aynen yıllar önce gayri müslim azınlıklara verdiği gibi. Böylelikle bu ülkede Yunanca eğitim veren okullar gibi Kürtçe eğitim veren özel okulların açılmasının da önü açılmalıdır. Böylece Cumhuriyetin kurucu iradesinin Kürtlere vermiş olduğu ‘asli unsur’ sözü de içerik olarak yerine getirilmiş olacak, ve bir muasır medeniyet projesi olan AB’ye katılım yolunda bir çok pürüz giderilmiş olacaktır. Hatta Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki devlet okullarında en azından eğitimin ilk yıllarında eğitim Kürtçe bilen öğretmenler tarafından çocuklar Türkçe öğreninceye kadar Kürtçe olarak da verilmelidir. Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerdeki okullara atanan öğretmenlerden Kürtçe bilme şartı aranmalıdır.

Bir örnek vermek gerekirse, ABD’nin resmi dili İngilizce olmasına rağmen Hispaniklerin yoğun olduğu Teksas gibi Güney eyaletlerindeki devlet okullarında ‘İki dilli eğitim’ programları yaygındır. Bu bölgelerde öğrenciler İngilizceleri yeterli seviyeye gelinceye kadar derslerinin bir kısmını İspanyolca olarak görmektedirler. Ve ABD’de bugün nüfusun %66’sını oluşturan beyazların 2050 yılında azınlığa düşmesi beklenmektedir. Ama hiç kimsenin ülkenin resmi dilinin gelecekte ne olacağı konusunda bir endişesi yoktur. ABD’nin Teksas, Kaliformiya, ve New Meksiko gibi bazı eyaletlerinde beyaz nüfusu %50’nin altındadır. Ama orada ‘ülkenin bölünmesi’ diye bir evham kimsenin aklına bile gelmemektedir. Çünkü hamasi duygular yerine akıl ve bilim rehber alınmaktadır, ve insanlığa güvenilmektedir. Ayrıca, ABD’de liselerde bile en çok rağbet edilen yabancı dil İspanyolca’dır, ve bu dersi alanlar ve sonra özel kurslara gidip İspanyolcalarını geliştirenler çoğunlukla beyaz Amerikalılardır. Sebebi ise, İspanyol asıllıların yoğun olduğu bölgelerde çalışmak için akıcı İspanyolca bilmek işe girme şartlarından biridir, ve İspanyolca bilgisi iş bulmada ciddi bir avantaj sağlamaktadır.

Şu unutulmamalıdır ki bölünme tehlikesinin temel sebebi demokrasi yokluğudur. Birlik ve bütünlüğün en kesin teminatı da demokrasi bolluğudur. Sovyetler Birliği’nin bir anda çöküvermesinin de 50 eyaletli ABD’nin bir bütün olarak kalmasının ve kalacak olmasının da sebebi tek kelime ile ‘demokrasi’dir. Bireysel ve kitlesel hak ve hürriyetlerin evrensel bir norm olduğu günümüz dünyasında bu hakları gözardı eden hiçbir çözüm kalıcı olmayacaktır, ve evrensel akımlar er veya geç hükmünü icra edecektir. Akıl ve bilimi rehber edinen ülkeler korkuyla bu akıntılara karşı kürek çekenler değil, akıntıyı arkasına alıp geleceğe yönelenlerdir. Eğer Osmanlı İmparatorluğu, zamanındaki hakim milliyetçilik akımlarını doğru okuyup bazı cesur kararlar alabilseydi, dünyanın etki haritası bugün çok farklı olacaktı.

‘Muasır medeniyet’ adına bu ülkeye en aykırı değişimleri reva görüp karşı çıkanları bağnazlık ve çağdışılıkla itham edenler, nedense  ABD ve Kanada’dan Almanya ve İsviçre’ye kadar muasır medeniyeti temsil eden çok sayıdaki ülkede akıl ve bilimin gereği olarak kurulan esnek ve özgürlükçü Federatif yapı söz konusu olunca tatışmaya bile tahammül edemeyip akıl ve bilimi bir kenara atarak tam bir bağnazlık örneği sergiliyorlar. Hatta Kürtler de yararlanacak telaşıyla yerel yönetimlere yetki ve özgürlük devrine karşı çıkıp hantal ve çağdışı merkezi yapının avukatlığını yapıyorlar. Yani Doğu’ya da hürriyet gider korkusuyla Batı’ya da hürriyetin gitmesine engel oluyorlar ve tüm ülkeyi özürlü bir demokrasiye mahkum ediyorlar. Cumhuru bir tehdit olarak gören ve dikta rejimlerini cumhuriyetin teminatı olarak gören bir cumhuriyetçi profili de herhalde bize has bir garabet. Halk daha çok söz sahibi oldukça ve cumhurun iradesi ülkenin kaderinde daha belirleyici rol oynamaya başladıkça ‘cumhuriyet elden gidiyor’ çığlıklarıyla ortalığı velveleye verip yardım için dikta merkezlerine koşan ‘cumhuriyetçiler’ zıtların birbiriyle ne derece karıştırılabilecğini göstermesi açısından ibretlik bir manzara arzediyor. Bazan merak ediyorum, bizdeki statükocu cumhuriyetçiler Sultan Abdülhamit zamanında dünyaya gelmiş olsalardı, acaba 31 Mart olaylarında hangi tarafta yer alacaklardı?

Yıllar önce bir mühendislik fakültesi dekanı bir seminer için geldiğim üniversitesinde bana ‘Güneydoğu sorunu hakkında ne düşünüyorsun’ diye sormuştu. Cevabım gayet kısa ve netti: ‘Türkiye’nin Güneydoğu sorunu yoktur, Ankara sorunu vardır.’ Türkiye eğer Kürtlere anadilde eğitim dahil azınlık haklarını verecek olursa ülke çökebilir diye korkuyorsa, biraz dürüst olsun ve zayıflığını itiraf edip Ankara panolarında arz-ı endam eden ‘Güçlü Türkiye’ afişlerini aşağıya indirsin. Ankara hiç şüphe etmesin ki genişletilen demokratik hak ve hürriyetler ülkeleri daima daha güçlü hale getirmiş, ve halkın aidiyet ve devletine sahibiyet duygularını pekiştirmiştir. Ankara eğer cesaretini toplayıp demokratik hak ve hürriyetleri, hedefimiz olan  muasır medeniyetlerdeki seviyeye çıkarma cesaretini ve iradesini gösterirse, kimsenin şüphesi olmasın, bir kaç yıl içinde Türkiye’nin derdi bölünme değil Kuzey Irak’ın Türkiye ile bütünleşme taleplerine (Türkiye’nin muasır medeniyet projesi olan AB’nin parçası olma talebi gibi) nasıl cevap vereceği olacağıdır. Çünkü Türkiye bölgenin cazibe merkezi olacaktır. Sahi, bir zamanlar ateşli tartışmalara sebeb olan ve bugün bahsi bile edilmiyen Kürtçe kurslarına ne oldu?

 

[1] 6.10.2010 tarihli Taraf gazetesinde yayınlamıştır. http://www.taraf.com.tr/haber/kurt-sorununa-deva-azinlik-haklari.htm